Zeynep Kınacı

 

 

Büyük bir güvenle ve çok kapsamlı bir özgürlük birikimi oluştu...

Kızlar niye geliyorlar? Kadın niye geliyor? Bu erkekliği biraz aştığım için geliyorlar. Çok açık bu. Klasik erkek yeniliyor. Bu da büyük bağlılığa, Zeynep Kınacı'lar olayında olduğu gibi çok büyük bir kahramanlığa yol açıyor. Mesala, bana hitaben mektubu vardır. Ben biliyorum, benim anıma nasıl bağlı olur. İşte, beni nasıl temsil eder? Ben nasıl işte böylece kendimi formüle etmeye çalışıyorum. Yani esasta onu böyle bir olaya götüren, bizim yendiğimiz erkeklik oluyor.

Bu kız, kendi mektubunda da değerlendirmeler yapıyor. “Büyük yaşamak istiyorum. Büyük eylemin, büyük yaşamın, büyük sevgilerin sahibi olmak istiyorum.” Buna benzer bir sürü şeyler söylüyor.

Bana göre şunun için bu eylemi koydu: Kadın olarak bir kez daha kendini yokediyor. Köle kadını kesin yok ediyor. Ve iliginç bir şey daha var: Aslında öldüğüne filan da inanmıyor. Eyleme giderken yaşamın en büyük kıvancına sahiptir, inanılmaz bir şey! 30 kiloluk dinamitler her tarafına bağlı, o kadar heyecanlı, o kadar coşkulu ki, anlatılmaz! “Orda büyük bir yaşamı görüyorum” diyor. Zaten eylem beni müthiş coşkulandırıyor. İlginç bir olay da bu. Müthiş kendini yok ediyor. Diğer yandan bu kadar yaşamsal kılıyor. Aslında halen önemli bir çelişki. Anlamak gerekiyor. Eğer saygınız varsa, bu olay, bu kişilik bence anlamlıdır. Tabii çok önemli değerlendirmeler var. Kendisi var ortada. Benim çıkarabildiğim, neden benimle irtibatı bu kadar gelişti. Böyle yüzlerce kız daha var.

Bu bir nevi aşk oluyor.

Onun dili oluyor.

Büyük yaşamak isteyen kadın, büyük sevmek isteyen kadın, büyük çirkinlikleri mahkum eden kadın... Bunlar nettir. Tatışılamaz!  Nasıl gerçekleşecek?

Hiç yaşadı mı bu kız? Veya bu kız yaşamaktan korktu mu? Hayır!

Neyi kül etti, yok etti acaba o bombayla? Sömürgeciliği, ağalığı, kadın-erkek eşitsizliğini, -hepsini yok etti değil mi? O eylemin kendisi bu. Gitti ortasına, sömürgeci subayları yok etti. Ve zaten koyuyor; “Kadın-erkek ilişkilerindeki feodaliteyi yok ettim. Erkeğin çirkinleştiren yanını yok ettim.” Bunlar hep yazılıdır. Bir de büyük yaşamak istiyor. Çok özgür olmak anlamındadır. Büyük sevmek istiyor. O da çok güzel olmak anlamındadır. Ve eylem onun içindir ve gerçekleşiyor.

Ve “sen” diyor “yoldaş! benim ne yapmak istediğimi, biliyorsun” ve “gereklerini yerine getireceksin.”

Ben bunu bir tanrı emri gibi değerlendiriyorum.

Ve biz kullar olarak gerekeni yapacağız. Yani buna verilecek anlam budur. Bundan daha büyük uygulama olmaz. Büyük eylem nasıl ciddiye alınmaz? Kimse anlamıyor, erkekler anlamıyor. Ben tanrının emrindeyim. Bu yaklaşımım da var aslında. Tanrı emridir dedim, ne yapacağım? Yerine getireceğim. Tanrınınki kadar etkili bir söz. Madem ki o bu büyük eylemi gösterdi; benim gibi bir kul diyelim, neden sözün gereklerine sahip çıkmasın? Şimdi bunu anlatacağım, mecburum. Bu büyük bir eylem; çünkü gerekleri yerine getirilecek. Gereklerini size sıraladım. Onun sözcüğünde basite yer yok ki. Onun sözcüğünde bilmem ikiyüzlülüğe yer yok ki. Bu eylemin kendisi bunların hepsinin inkarıdır. Kadının da basitine yer yok. Ne olacak şimdi işimiz? Müthiş zor. Ama görkemli bir olay aynı zamanda.

İşte, aşk! Büyük aşk! Mem u Zin'de de var.

Böyle ilginç benzerlikler daha da kurulabilir. Bizde biraz güç var. Aşka yaklaşma gücü var.

Bizim Botan'daki savaşçıları Mem'e benzetiyorum. Kızları da Zîn’e.

Ancak böyle anlam verebiliyorlar. Biz onları da aşmak istiyoruz. Aşkı gerçekleştirmek, diyoruz. Bu iraden var. Ama nasıl? Ölmekle olmuyor. Onu 300 yıl önce Mem ve  Zîn yaptı. Sen onu yaşama geçirmelisin. Bizde Zeynep'le yaptı. Gücün varsa onu sen yaşama geçir. Zeynep'in kendisi nasıl bir eylemle 50 tane düşman subay ve askerini, Dersim gibi bir yerde, katliamın en çok gerçekleştiği yerde, vurarak gerçekleştirdi? Ve gerçekleştirdiği askeri olarak da çok teknik, çok iyi, kusursuz. Siyasi anlamı büyük. Başarı oranı yüzde yüz. Peki sen? Öyle bir militansın ki hazır orduyu dağıtıyorsun. Biz nasıl bu militanı aşka kabul edeceğiz? Kabul edilemez. Zeynep eğer bir ölçüyse; bu böyle her gün kırk türlü kusuru olan adam, büyük yaşama sevgisi yok, büyük eylemi yok, hazır orduyu dağıtıyor, -o adam aşık olamaz. Zeynep'in yanına yaklaşamaz. Yeri bile olamaz. Bu net, onu artık anlamak gerekir.

Zilan benim tanrıçam.

Yani öyleleri sevilecek. Ya çok zalimane bir görüştür diyemezsin ki... Ben buna yol açtım, ama gerçekleştiren Zeynep'in kendisidir. Yürek onun, cesaret onun. Saygın olacak! “Bre kadın, bre kız!” diyorum. Tabii teorik olacak. Çünkü cümleleri kusursuz söyledi, yazdı da. Eylemi de kusursuz yaptı. Vasiyeti banaysa, ciddiye alacağım.

İşte, mümkünse aydınlarımız, romancılarımız bu gerçekleri görmeliler.

Kürt yaşamı zafer kazanıyor.

Büyük bir güvenle ve çok kapsamlı bir özgürlük birikimi oluştu.

Ben ülkemi arıyorum.

Ben tarihimi arıyorum.

Ben kaybettiğim sevgilerimi arıyorum.

Ben kendimi arıyorum.

Ben artık yaşamak istiyorum.

Her şey nefes nefese kurtuluyor. Her şey biraz da an be an yıkılıyor ve yeniden yaratılıyor. Geniş zamanlardan, kısa zamanlardan, geniş soluklardan bahsetmiyoruz, kısa soluklardan bahsediyoruz.

Çok kısa bir zamana sığan yılların dökümünden bahsediyoruz. Bu bir nevi yüzyıllarda yitirilmiş bir yaşamın, evrende genişleyen ve dolayısıyla değerlerin çekirdekleşmesi için büyük bir hızla yoğunlaşmasına benzer.

Yoğunlaşma, bulutlaşma, yağmurlaşma ve sıcak sıcak düşme.

Bu Kürdistan'da yaşam kanunu oluyor.

Ben artık kesinleşmek istiyorum, artık ülkemde biriken bulutların, bütün çorak toprakları doyurduğu bir yağmur olmak istiyorum, göl olmak istiyorum, sel olmak istiyorum. Elbette bunlar çok heyecanlı gelişmelerdir.

Hikaye bir türlü anlaşılmıyor.

Anlamak gerekir. Çünkü PKK son tahlilde bir hikayedir, yani yaşanmış bir hikayedir. Bu yanlış anlaşılmasın.

Bir romandır!

Yirmi yılı aşkın bir süredir bütün Türkiye'nin yaşadığı ve hatta dünyanın dikkatini çeken, giderek okunan bir roman. Hem de canlı bir roman. Her gece milyonlarca Türkiyeli, Kürdistanlı, Güneyli, Kuzeyli bu romanı okuyor. Kimisi heyecanla, kimisi öfkeyle, kimisi kudurarak, kimisi sevinç çığlıkları atarak romanın bir bölümünü, bir sayfasını okuyor. Gerçekten de bizim şu anda Türkiye'ye yaşattığımız bir romandır. Ancak bir roman bu kadar heyecanlandırır, öfkelendirir, kinlendirir, sevindirir, intikam çığlıkları attırabilir.

Türkiye'nin ekonomik durumu muazzam ve milyonlarca insan açlık sınırına gelip dayanmış. Hayret! Hiçbir ekonomi böyle olduğunda sosyal patlamasız geçmez, “bu Türkiye halkı neden patlamıyor” diyorlar. Roman var, romandan dolayı nefes alıp-veremiyorlar. Romanın sihirli etkisi altına girmişler. Nedir bu? Özel savaş etkisi, şovenizm dalgası, korku, işkence. Bunlar hep romanın parçalarıdır.

Herkesin romanda bir yeri var.

Bunu iyi anlamaya çalışmak gerekir. Bu büyük bir savaştır. Gücü olan varsa anlasın!

Neler, neler var bu romanda? Anlaşılmaya değer. Ayrıca içinde birçok tip var. İnsanın yüreğini hoplatan tipler. Aynı zamanda gerçekçi bir romandır. Salt hayallerle yürümüyor. Amansız siyasal, askeri gerçeklerle sürüp giden bir roman. Ne yapalım? Başka türlü yürümüyor. Başka ülkelerde romanlar 50 yıl önce yazılır. Savaşları daha sonra gelişir veya verilen savaştan 50 yıl sonra romanı yazılır ve büyük bir heyecanla okunur. Şimdi bizde böyle değil. Bizde savaşın öncesinde roman olmadığı gibi, sonrasında da olmaz. Hepsi içiçe yaşanacak. Roman savaş içinde yazılacaktır.

Savaş romanı.

Roman da savaşı yaşatacaktır. Veya savaşın kendisi bir romandır. Yaşama böyle bakılmasını istiyoruz, güç varsa tabii. Onun için sanatkar, artistik olmak gerekiyor. Bu işin doğası böyle.

Romana katılmak istiyenler var. O zaman yerlerini belirlesinler. Romanda kahramanı mı temsil etmek istiyorsun? Bunun da yeri iyi belirlenmeli. Romanda hep yenilgiye giden tipi mi yaşamak istiyorsun? Onu da anlamak gerek. Romanda büyük tutkuyu mu temsil etmek istiyorsun? Bunu da anlamaya, yaşamaya çalışmak gerekir.

Hayır mı?

Bozguncuyu, fitne-fesadı mı temsil etmek istiyorsun? Bunu da anlamaya çalışmak gerek. Bizim romanımızın böyle 20-30 tane tipi var. Hepsinin az çok ipuçları ortaya çıkmıştır. Ne yapalım? Bu iş böyle oluyor, başka türlü de bu ülke, bu halk için düşler gerçek olmaz. Ne mutlu bize ki, herkesi bir roman heyecanına sahip kıldık. Tabii, benim durumum biraz daha farklı. Ben yazar mıyım? Oyuncu muyum? Başta pek ayırt edilmiyor. Roman içinde bir tip miyim, yoksa sürekli yaratıyor muyum? Sanıyorum bu da anlaşılması zor bir konu gibi geliyor. Ama hem yazmaya, hem de tipleri oynatmaya mecburum. Başka çarem yok.

Bir diriliş romanına ihtiyaç var.

Tekrar vurguluyorum. Şimdilerde roman son derece heyecanlı bir bölümü yaşıyor. Gerçi her bölümü heyecanlı, onu da söyleyeyim. Kişi olarak kendi romanım 40 yıl öncesinden başlar. Kemalizmin romandaki yeri var. Neden anlamıyorsunuz? Nasıl saldırıyor? Nasıl vuruyor? Nasıl yakıyor? Nasıl uçurumlarda yuvarlıyor? Nasıl dehşet olup saçılıyor? Nasıl imha etti? Ülkenin, halkın, insanların bulunduğu her yerde dehşet saçtı, saçıyor. Sizleri nasıl yerinizden, yurdunuzdan silip süpürdü? Sizleri nasıl kişiliksizleştirdi? Sizi dünyanın her tarafına savurmuş. Kökünüzden koparılmışsınız, sararıp, solmuşsunuz.

En büyük romancınız, neden kendi gerçeğini size yazamıyor? Çünkü gücü yok. Neden bir askerimiz, bir kahramanımız büyük oynamaya yok? Onun da gücü yok. Hepsi bana kalmış. Zor bir iş ama, eğer başka türlü yapılacaksa, tabii bana yapılabilecek en büyük iyilik bu olurdu.

Serok APO